Hazım Sağıye
TT

Uluslararası hukuk ve model üzerine

Venezuela hadisesinden bu yana dünyada iki ses yankılanıyor; biri uluslararası hukukun gerekliliğini sorguluyor ve olumsuz cevabı sorunun kendisinde yatıyor, diğeri ise gürültü ve sahte masumiyetle yokluğunu protesto ediyor.

Hukuk meselesi, ne kadar önemli olursa olsun, geçici bir olayla değil, yön ve bağlamla ölçülen çatışmacı bir süreçtir. Bu, devletler var olduğu sürece devam edecek bir durum ve devletler de elbette var olmaya devam edecek. Ancak, devletlerin işleyişini iyileştirmeye ve savaşlarını azaltmaya çalışan örnekler ve değerler aramama, tarihteki her soylu fikirle çatışan ve pratik olmadığını iddia eden aşağılık bir gerçekçilik biçimidir. Bu durum, tek tanrıcılık ilkesi, ardından cinsiyet eşitliği veya kölelerin özgürleştirilmesi ilkeleri için de geçerliydi.

Daha iyi devletler ve uluslararası ilişkiler için duyulan bu insani özlem, 1648'deki Vestfalya Barışı'ndan itibaren kendini göstermiştir; bu barış, diğer şeylerin yanı sıra, devletlerin savaş ve barış ilişkilerinde dini hoşgörüyü de içeren bir dönemi başlatmıştı. Daha sonra, İmmanuel Kant, hukukçuluğun ve savaş karşıtlığının ilk kurucularından biri olarak kabul edildi. 1795 gibi daha erken bir tarihte, egemen devletler arasında antlaşmaları savunduğu, devletlerin “evrensel doğa durumundan” kurtulmak için hızla benimsemeleri gerektiğine inandığı öneriler sunduğu ünlü “Ebedi Barış” denemesini yazmıştı. Böylece, her devletin özgürlüğünü garanti altına alan ve sakinlerinin özgürce yaşamalarını sağlayan bir normu uluslararası hukuka kazandırdı. Bu şekilde, bu denklemi ihlal etmeye cüret eden herhangi bir devlet, devlet olarak kendi varlığını ihlal eden bir devlet haline gelir.

Kant, ebedi barışın kaçınılmazlığını vurguladı, fakat tüm kaçınılmazlıklar gibi, bu da başarısızlığa mahkumdur. Zira uluslararası hukuk ve kurumları, büyük dönüşümler, devletler arasındaki toprak ve kaynak rekabeti ile mutlak güç gösterileri nedeniyle parçalanmıştır. Ancak 1920'de Milletler Cemiyeti ile hukuk düşüncesinde başka bir değişim yaşandı; anlaşmazlıkların güç yerine müzakere yoluyla çözülme imkânı. Gelgelelim Birinci Dünya Savaşı'nın Milletler Cemiyeti ile sonuçlanması, Almanya için aşağılayıcı ve yoksullaştırıcı olan Versay Antlaşması'nı da içeriyordu ve bu sonuç, İkinci Dünya Savaşı'nın tohumlarını barındırıyordu.

Ancak bu sürekli iniş çıkışta, Milletler Cemiyeti ve Birleşmiş Milletler’i ortaya çıkaran veya ekonomik küreselleşmeyi siyasi ve hukuki küreselleşmeyle tamamlamayı savunan, terörizm, çevre ve siber güvenlik konuları dahil dünyamızın sorunlarının çoğunun ulusal bir çerçeve içinde çözülemeyeceğini kabul eden çabaları takdir etmeliyiz.

Uluslararası hukuktan bahsettiğimizde, antlaşmaları, çokuluslu kurumları, uluslararası örgütleri, siyasi ittifakları ve serbest ticareti de kastediyoruz. Ayrıca, modernite ve ilerlemenin temeli olan, büyük kararlarda keyfi uygulamaların reddedilmesini de.

Ancak, uluslararası hukukun birçok savunucusu onu yalnızca ABD'ye karşı savunuyor. Onlar, “ulusal egemenlik” ile birlikte, uluslararası hukuku ihlal etmekten başka bir şey yapmayan rejimlere ve güçlere bağlı kalarak, bu ikisini birer silah gibi kullanıyorlar. Bu nedenle, “casus yuvası” olarak tanımlanan bir elçiliğin ele geçirilmesi üzerine kurulmuş ve Beyrut'ta olduğu gibi elçiliklerin patlatılmasıyla birlikte büyüyen bir rejimin hukuka saygı talepleri ciddiye alınmıyor. Keza barışı sürekli olarak “teslimiyet” olarak gören, böylece kendilerine öldürme, silah kaçakçılığı yapma, uyuşturucu üretme ve daha zayıf devletlerin egemenliğine saldırma izni veren güvenlik rejimlerinin ve devlet dışı silahlı örgütlerin talepleri de ciddiye alınmıyor.

Model sorunu, hukuk etrafındaki çekişmenin bir dalı. Bugün, kimseye örnek olmak istemediğini ve kendisini yönetenin “öncelik” olarak gördüğü mutlak ulusal güvenlik olduğunu açıkça duyuran bir taraf var. Ve biliyoruz ki ABD, uluslararası hukuktan ziyade ulusal hukuka öncelik verme konusunda benzersizdir.

Bencilliğin, insani empatinin yokluğunun ve yalın kişisel çıkarların peşinde koşmanın birleştiği milliyetçi geleneğin “gerçekçi” kurucularından biri Cumhuriyetçi Senatör Henry Cabot Lodge idi. Lodge, ABD Başkanı Woodrow Wilson'ın (daha önce Princeton'da Kant dersi vermişti) Milletler Cemiyeti'nin mimarı olmasına rağmen, milliyetçilik ve izolasyonculuk bahanesiyle ülkesinin Milletler Cemiyeti'ne katılmasını engelleyerek büyük bir paradoks yaratmıştı.

Ancak bir modelin iki tarafa ihtiyacı vardır; biri onu sunan, diğeri onu alan. Burada da, ABD'nin dünyaya bir model sunmadığına dair yakınmalar ortaya çıkıyor; bu yakınanlar da, on yıllarca ABD'yi ve Batı'yı sömürgeciliğe ve yağmaya indirgeyenlerin ta kendisi. John F. Kennedy, İran Şahı'na tarımsal reformlar için baskı yaparken, bu yakınanların selefleri, bu reformları reddeden Kum'daki bir din adamına bağlılık yemini ediyorlardı. Bugün de militarist bir ruha sahip entelektüellerimiz, İsrail'in eylemlerinin yasadışı olduğunu vurgulamak isterken, “şanlı” 7 Ekim'i kutlamaya devam ediyorlar. Batı'nın sömürgeci davranışları, modelini reddetmek için gerekçe sağlarken, Eisenhower'ın sömürgeciliğe karşı çıkıp Nasır'ı desteklediği zaman da bu argümanın değişmeden kalması dikkat çekici. Nasır ve takipçileri buna karşılık İngiltere'ye olan düşmanlıklarını ABD'ye olan düşmanlıkla birleştirmeyi seçmişlerdi.

Bu ve diğer örnekler, kültürel özümüzün Batı modelini prensipte reddettiğini, çünkü kendi eksiksiz ve kendi kendine yeterli modeline sahip olduğunu, bu modelin de sadece Batı modeline karşı çıkmak için doğduğunu gösteriyor. Daha az radikal ortamlarda bile, Batı'da bize uygun olan (maddi ve teknolojik) ve bize uygun olmayan (kültürel ve sosyal) arasındaki keskin ayrım hâlâ güçlü bir şekilde yankı buluyor.

 Bir model sunmayan bir taraf ile bir modeli almayan diğer taraf arasında, dünya kendi kendine uyguladığı şiddeti sürdürüyor.