Hazım Sağıye
TT

Ne direnişin ne de dostlukların bir faydası yok mu?

Geleneksel olarak, bazı Lübnanlıların “İsrail’in emellerinden” korkarak direnişi savunanlara karşı öne sürdükleri en önemli argüman, diplomasi ve dostlukların Lübnan'ı bu tür “emellerden” ve benzer meydan okumalardan koruduğuydu. Örneğin, 1958'deki mini iç savaş sırasında, Lübnan’ın egemenliğini zayıflatmak için “Birleşik Arap Cumhuriyeti”nden kaçak olarak sokulan silahların hedeflerine ulaşması engellenmişti. Bunun nedeni, o dönemde “Eisenhower Doktrini” ile temsil edilen Batı dostluğunun, Beyrut kıyılarına deniz piyadelerinin çıkartılmasıyla somutlaşan korumayı sağlamasıydı.

Genel olarak, dostluk argümanı doğruydu. Birden fazla kez başarıyla test edilmiş olsa da, başarısızlıkları, Filistin direnişi ve daha sonra Hizbullah direnişinin gölgesinde gördüğümüz gibi, Lübnan'dan eylemler düzenleyen silahlı direnişin varlığıyla bağlantılıydı.

Yukarıda bahsedilen argüman, en azından direniş argümanına göre daha fazla geçerliydi. Çünkü direnişin kaderi her zaman büyük ve acı bir yenilgiydi ve bu yenilgi bir kısmıyla tüm ülkeyi etkiliyordu. Aynı derecede tehlikeli olan husus ise, her direniş ve her silahlanma eyleminin mezhepsel ve dini gerilimleri körüklemesi ve Lübnan'ın bir kısmını özgürleştirme yanılsamasından ziyade, bizzat Lübnan'ın varlığını tehlikeye sokmasıydı.

Bu bağlamda, Lübnanlı Ketaib Partisi'nin kurucusu Pierre Cemayel, eleştirmenlerinin ve muhaliflerinin çoğuna bidat görünen bir teori geliştirmişti: “Lübnan'ın gücü zayıflığındadır.” Ancak bu teori, uluslararası garantilere ve ittifaklara dayanan sahadaki gerçeklikle tutarlıydı.

Fakat bugün, ittifaklara ve diplomasiye güvenme teorisini tembelce tekrarlamakla yetinmek yerine, dikkatli bir değerlendirme ve derinlemesine düşünmeyi gerektiren farklı bir uluslararası ve bölgesel durumla karşı karşıyayız. Bu, elbette, beceriksiz ve nafile direniş teorisine yeniden itibar kazandırmak anlamına kesinlikle gelmiyor; aksine, dostluk ve diplomasi teorisini zenginleştirmeye veya en azından sadece sözde başarılarıyla yetinmemeye teşvik ediyor.

Şu anda, uluslararası hukuk ve BM kurumları göz ardı edilip marjinalleştirilirken, küçük ve zayıf devletlerin diplomasiye olan güveni azalıyor. NATO gibi bir ittifak dağılma tehlikesiyle karşı karşıya kalırken ve Danimarka, Kanada, Ukrayna ve Tayvan gibi ülkeler ilhak ve boyunduruk altına alınma korkusu duyarken, güçlüler karşısında zayıfların sahip olduğu güvenceler azalıyor. Gücün ve yalın öz çıkarın diğer tüm hususlara egemen olması istenen bir dünyada, zayıfların yeni ve yaratıcı yollarla düşünmesi zorunlu hale gelir. Zira artık hiçbir şey bedelsiz değil ve bu bedel genellikle yüksek ve doğrudan; bu da, en azından toparlanma sürecinde zayıf ve sıkıntılı ülkelere destek ve yardım politikasıyla çelişiyor.

Birçok Lübnanlı, er ya da geç kaçınılmaz bir sonuç olan İsrail ile savaş halini sona erdirmeyi düşünürken, artık göz ardı edilemeyecek olasılıklara da hazırlıklı olmak şart. Örneğin, ABD'nin Danimarka'ya yaklaşımı göz önüne alındığında, İsrail'in Lübnan'da “güvenliği için hayati önem taşıyan” bir şey, ister toprak, ister stratejik bir konum, ister doğal kaynaklar olsun, keşfetmeyeceğinin garantisi nedir?

Netanyahu ile dini ve yerleşim destekçisi partilerin yönetimindeki İsrail'de, bu tür senaryoları göz ardı etmek zor, özellikle de 7 Ekim'den bu yana İsrail politikasının pusulası, geniş ve muhtemelen yaşam için gerekli olanaklardan yoksun, stratejik bir kuşak inşası haline geldiğinden beri.

Nitekim, birçok zayıf ülke, geçmişte güçlü ulusların hukuk veya anlaşmalara hiç aldırmadan güce başvurmasının ve kendi çıkarlarını öne çıkarmasının sonuçlarından muzdarip olmuştur. En belirgin örnek, İkinci Dünya Savaşı başladığında tarafsız olan Belçika'dır. Alman kuvvetleri tarafsızlığını hiçe sayarak 1940 ortalarında kendisini işgal etti. 18 günden fazla sürmeyen bir savaşın ardından, Belçika kuvvetleri ülkenin kuzeybatısındaki küçük bir bölgede sıkışıp kaldı ve bu da 1944'e kadar süren Alman işgalinin yolunu açan bir teslimiyet ile sonuçlandı.

Bundan önce, Birinci Dünya Savaşı sırasında, aynı tarafsız Belçika, acı gerçeği yine deneyimlemişti: Uluslararası hukuk ve ona saygı duyan güçler olmadan, ister inançtan ister zorunluluktan olsun, tarafsızlık işe yaramaz. 1914'te Almanlar, tarafsızlığı başta İngiltere olmak üzere birçok Avrupa ülkesi tarafından garanti altına alınan bu tarafsız ülkeyi işgal etti; dahası Almanya da garantörlerden biriydi! Ne var ki dönemin Alman Şansölyesi Theobald Hollweg, ülkesinin imzaladığı belge hatırlatıldığında, meşhur bir ifade kullanarak onu “bir kağıt parçası” olarak nitelendirmişti.

Şüphesiz ki, bu gibi krizlere çözüm önerileri sunmak son derece zor, çünkü bir Catch-22 durumu yaşıyoruz; kaybettiğimiz gözlükleri arıyoruz, ancak gözlüklerimiz kayıp olduğu sürece onları bulamayacağız.

Tek teselli, ki bu doğrudan ve pratik bir fayda sağlamayabilir, Avrupa da dahil olmak üzere, dünyada bizim gibi birçok zayıf ulusun, güçsüzlüğünün bedelini ödediği ve orman kanununa boyun eğme cazibesine direndiği gerçeğidir. Ancak, gezegenimizi ağır bir şekilde saran bu aptalca güç bulutu dağılmadan önce kendimizden tek bir şey talep edebiliriz, o da gücü ve güçlüleri alkışlamayı bırakmak ve “Lübnan yeniden inşa edilecek” şeklindeki aşırı kesinliği sorgulamaktır. Zira bu ülke güç dini altında güçlü değil ve güçlü olmayacak, olmamalı da.