Abdülhak Azuzi
TT

Macron ve yeni Afrika ortaklığı

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Élysée Sarayı'ndaki ikinci ve son görev süresinin bitimine bir yıl kala; Mısır'da İskenderiye'den başlayıp, "Afrika İleriye" zirvesinin toplandığı Nairobi üzerinden Etiyopya'nın başkenti Addis Ababa'ya uzanan bir Afrika turu gerçekleştirdi. Ancak bu zirve, Fransız-Afrika ilişkilerinde ve geçmişteki zirvelerde alışılagelmişin dışında, yeni bir çehre ve farklı stratejik vizyonlarla gerçekleşti. Nitekim geçmişteki ilişkiler, Afrikalı sivil ve askeri elitlerin sert eleştirilerine hedef olmuş; bu durum, pek çok Afrika ülkesinin Fransa ile olan askeri, ekonomik ve hatta dilsel bağlarını koparmasına neden olmuştu.

Yakın zamanda Fes'de düzenlediğim bir konferansta, aralarında BM Medeniyetler İttifakı Yüksek Temsilcisi Sayın Miguel Ángel Moratinos; eski Avrupa Birliği Dış İlişkiler ve Avrupa Komşuluk Politikası Komiseri ve Avusturya Dışişleri Bakanı Sayın Benita Ferrero-Waldner, Avrupa Birliği Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi ve eski Avrupa Parlamentosu Başkanı Sayın Josep Borrell’in de bulunduğu birçok uluslararası yetkiliyi ağırlama onuruna eriştim. Düzenli görüşmelerimiz sırasında, Avrupa ülkelerinin Afrika ile ilişkilerindeki başarısızlıklarının kibirden ve kendi çıkarlarını Afrika uluslarının çıkarlarının önüne koymaktan kaynaklandığını geç de olsa fark ettikleri kanaatine vardım. Keza özellikle projeksiyonlara göre kıtanın 2050 yılına kadar dünya nüfusunun dörtte birine, 2075 yılına kadar ise üçte birine ev sahipliği yapacağı göz önüne alındığında, kazan-kazan ilişkisi içinde ekonomik kalkınma yoluyla denkliğe dayanan bir ilişki kurmanın, kıtada yeniden varlık göstermelerinin yolu olduğunu anladıklarını gördüm. Zira bu yüzyılın tarihinin birçok sayfası Afrika'da yazılacak.

Nairobi'de düzenlenen Afrika İleri Zirvesinde Fransa Cumhurbaşkanının yeni yöneliminin açıklaması da budur ve geçmişin hatalarını düzeltme, dengeli ve adil ortaklık temelinde Fransa'nın Afrika kıtasıyla ilişkisini yeniden şekillendirme, Rusya ve Çin gibi diğer ülkeler lehine Afrika'daki Fransız etkisinin tarihsel olarak gerilemesine çözüm bulma arzusunu yansıtıyor. Afrika kıtasında Fransız karşıtı duygular yıllardır eşi benzeri görülmemiş bir şekilde artıyor. Birçok Afrika ülkesi, Fransa'nın “tevazu ve sorumluluk” sahibi olmamasından bıkmış durumda; zira Fransa hiç diğerlerini “eşitliğe” layık görmedi ve buna dayanarak iş birliğinin şartlarını dikte etme ve kendi çıkarlarını başkalarının pahasına önceliklendirme hakkına sahip olduğuna inandı.

Fransa ve Avrupa, Afrika'nın sivil ve askeri elitlerinin değişmesiyle birlikte değiştiğini anlamaya başladı. Bu yeni elit kesim, sömürge dönemini yaşamadı ve Fransız veya Avrupa okullarında ve üniversitelerinde eğitim görmedi, bunun yerine Amerikan, Kanada, Fas ve hatta Rus ve Çinli kurumlardan mezun oldu. Aralarında bazıları, ülkelerine dönüp kamusal görevler üstlenmeden önce kendi işlerini kurmuş kişiler. Bu elitler, Afrika-Avrupa ilişkilerindeki adaletsizliği fark etmeye başladılar ve kıtadaki varlığını önemli ölçüde güçlendiren Rusya ile ve daha sonra yeni bir İpek Yolu kuran Çin ile yeni ortaklıklar ve ittifaklar arayışına girdiler. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, birçok Afrika ülkesini bu ekonomik ve ticari koridorun modern versiyonuna ikna etmeyi başardı. Çin devi, Afrika ve küresel ekonomik haritayı her düzeyde değiştiriyor.

Dahası, Afrika-Fransa zirvesinin sonuçları, çok taraflı ilişkilerde Çin ve “Trump ABD”sinin yaklaşımlarını taklit etmeye başladı. Değerlere, insan haklarına veya demokrasiye hiçbir atıfta bulunulmadı. Fransa, tarihsel modelini ihraç etmeye çalışan “misyoner” bir devletten, her düzeyde denklik arayan bir devlete dönüşmek zorunda kaldı.

Fransa'nın her zaman kendi modelini ihraç etmeye çalıştığını, sadece entelektüel, sosyal ve kültürel modelini değil, aynı zamanda ekonomik ve politik modelini de benimsemeden ve bunlara sahip olmadan hiçbir şekilde başarılı olunmayacağını iddia ettiğini biliyoruz. Buna karşılık Çin, toprakları ve egemenlik çıkarları zarar görmediği sürece dış politikasını müdahale etmeme ilkesine dayandırıyor. Bir ülkenin elde ettiği ekonomik başarının “dost-düşman” ikilemi çerçevesinde değil, “kazan-kazan” çerçevesinde olması gerektiği ilkesini benimsiyor.

Burada, suç her zaman başkalarına yüklenmemeli, çünkü Afrika ülkeleri arasındaki ekonomik entegrasyon da çok sınırlı ve üzücü bir durumda. Afrika'nın küresel ticaretteki payı yüzde 3'ü geçmiyor. Afrika içi ticaret ise toplam Afrika ticaretinin yüzde 16'sını oluştururken, bu oran Avrupa için yüzde 60, Asya için yüzde 50'dir. Afrika'nın, dünyanın ham madde rezervlerinin yüzde 40'ına, stratejik madenlerin yüzde 30'una ve ayrıca maden, enerji, su, tarım ve biyolojik kaynaklar alanlarında önemli bir potansiyele sahip, kaynak bakımından zengin geniş bir kıta olduğunu belirtmekte fayda var. Bu gerçekleri değiştirmek, yerel ve kıtasal düzeyde doğal kaynaklarını dönüştürmeye ve değerlendirmeye yatırım yapmayı, bölgesel değer zincirleri oluşturmayı, sanayileşmeyi teşvik etmeyi, istihdam yaratmayı, bölgesel ve yarı bölgesel entegrasyonu desteklemeyi gerektiriyor.